Krizlere Uyanmanın Dayanılmaz Sancısı

Krizlere Uyanmanın Dayanılmaz Sancısı

  • 08.05.2018 15:57:05
No icon

Krizlere Uyanmanın Dayanılmaz Sancısı..

Ajitasyon, provokasyon, dram, trajedi, panik, kriz, anarşi, terör, kaos… Birbirini doğuran, tetikleyen, besleyen, aralarında iç içe geçmiş derin, karmaşık bağlantılar barındıran bir dizi karanlık kavram. Bugün yeryüzünde yüz milyonlarca insan bu kavramların kasvetli ikliminde ayakta kalma mücadelesi veriyor. Ortak özellikleri dikkat çekici: hepsi modern, hepsi seküler, hepsi negatif ve hepsi köken itibarıyla Batılı. Ne var ki, şimdilerde Doğulu olarak anılıyorlar, ne olmuşsa olmuş, Doğu'ya yamanmışlar, zimmetlenmişler.

Dili ve zihni mekân tutmuşlarsa, bilin ki düşünceyi ve eylemi de esir almışlardır. Hayalleri bile kurutacak güçtedirler. Ayak bastıkları yerde ot bitmediği gibi, her daim tedirginlik, endişe, elem, güvensizlik ve korku hâkimdir. Bir kez yerleşmeye görsünler, söküp atmak imkânsız değilse de çok zordur. İyilik, güzellik, sevgi gibi insani değer adına ne varsa yavaş yavaş kemirip yok ederler. Sebep oldukları yıkım ve tahribatı tamir etmek, değil seneler, nesiller alabilir. İlaveten, Doğu toplumlarını tahlil ve tasvirde Batı'nın epey işine yarar bu kavramlar.   

İki kutuplu dünya

Gerçek şu ki, bugün iki kutup var yeryüzünde. İlki, az sayıda imtiyazlıdan oluşan zenginler kulübüdür. Bunlar siyaseten istikrarlı, iktisaden güçlü, sanayi ve teknoloji bakımından ileri ve belli bir gelişmişlik eşiğini çoktan aşmış ülkelerden oluşur. Halklarının ortalama refah düzeyi ve satın alma gücü yüksektir. Dışarıdan genellikle ham madde alırlar, onu işleyecek, mamul hâle getirecek bilgi, beceri, altyapı ve teknoloji onlardadır. Bu mamul ürünleri satabildikleri sürece ekonomileri ayaktadır. Satamazlarsa sıkıntı, kriz, kaos kapılarındadır, yandı gülüm keten helvası! Sanayi ülkesi olmanın böyle de bir bedeli var. Malını istediğin fiyattan sattığın, satabildiğin sürece işler tıkırındadır. Tüm yeryüzü pazarlarına hükmetmen gerekir.

Silahı, ilacı, beyaz eşyayı, arabayı onlar üretir ve satar, hepsinin patenti onlardadır. Ham petrolü, doğal gazı ve diğer madenleri de onlar işler ve satar. Dünyanın devasa küresel şirketleri onlarındır. Paranın yönünü ve finans piyasalarının gidişatını onlar belirler. Küreselleşme, her durum ve şartta onlara kazandırır.

Terör nadiren çalar bu huzur ve refah adacıklarının kapılarını, çaldı mı müthiş panik olurlar. Aylarca olağanüstü hâl ilan ederler. Bunun dışında tuzları kurudur. Demokrasi, adalet, eşitlik, özgürlük, insan hakları vb. onlardan sorulur. Bu konularda kural koyucu onlardır, nihai kriterleri onlar belirler. Fakat gariptir ki, kendi standartlarını taklit etmek isteyen ülkelere engeller üretmede mahirdirler. Onları en çok da içeriden ve dışaridan doğru kurguladıkları, besledikleri proje örgütlerle meşgul ederler, içten içe zayıflatırlar.

Gelsin anarşi, gelsin terör, gelsin kaos…

Parayı veren düdüğü çalar!

Din ve dil bakımından farklı olsalar da, kültürün diğer unsurlarında birbirlerine yakındırlar. Katedraller, opera evleri, kraliyet sarayları, barlar ve kafeler Avrupa kimliğine rengini veren belli başlı ögelerdir. Bir uygarlık projesi iddiası peşinde insanlığı ikiye bölerler: ‘Medeni Batı’ ve ‘Barbar Öteki’. Bu seçkinci Avrupa merkezci tavrın, dünyanın geri kalanına kendini dayatmakta kendince haklı gerekçeleri vardır: Rönesans, Modern Bilim, Reform, Aydınlanma, Sanayi Devrimi, Demokrasi. Yeryüzünde başka hiçbir halk, Avrupa halklarının geçtiği bu süreçlerden geçmemiştir zira.

Son onlu yıllarda Komünizm tehdidinden kendini sıyıran Avrupa’da şimdi de beyaz rengini ‘kutsal’ addeden ırkçı damar hortlamıştır. Avrupa, mevcut birliğini korumak ve öteki dünyanın sahip olduğu her şeyi ve hatta hayallerini dahi tahrip etmek için stratejiler üretmenin derdindedir: savaş politikaları, ikiyüzlü müttefiklikler, yabancı düşmanlığı, İslam düşmanlığı…

Bunlar Avrupa kültürünün, geride kalmış gibi görünse de, şimdiyi olduğu gibi geleceğini de şekillendirecek müşterekleridir, dip akıntılarıdır. 

İkinci kutbu; Afrika, Orta Doğu, Latin Amerika ülkeleri başta olmak üzere, Orta Asya, Uzak Doğu ve pasifik ülkeleri oluşturur. Bunların epeycesi siyaseten çalkantılı, ekonomik bakımdan sıkıntılıdırlar. Önemli bir kısmı krizlerle yatar kalkar; terör yakalarından hiç düşmez. Hammadde bakımından zengin toprakları üzerinde kıyasıya bir emperyal sömürü ve rekabet sürer gider. Sınırları delik deşiktir pek çoğunun, terör örgütlerine rahat geçiş koridoru görevi görür. Pek çoğu zengin, elit kukla rejimlerle yönetilir, emperyal güçlerin menfaatlerine göz kulak olmak onlara emanettir. Ellerine verilen talimatlardan sapma eğilimi gösterdiklerinde darbelerle hizaya çekilirler; yerlerine yeni kuklalar monte edilir.

Ülkelerinin arazileri işgalcilerin savaş provaları ve en son teknoloji ürünü silahları için deneme tahtasıdır âdeta. Yoksulluğu dibine kadar yudumlamış, gelecekten ümidini kesmiş işsiz gençleri köyleri, kasabaları, şehirleri açlık, fakirlik, sefalet, terörle kavrulmaktadır. Zar zor kazandıklarını eğitime, sağlığa, altyapıya yatırmak yerine silaha yatırırlar. Pek çoğu etnik, mezhebi, dini, siyasi çekişme ve kavgaların beşiğidir. Paraları pul mesabesindedir. Nüfusları hızla artarken, işsizlik tavan yapmış vaziyettedir.

Sadece hammadde bakımından zengin toprakları değil, zihinleri, bedenleri, kültürleri ve değerleri de sömürü ve işgal altındadır buraların. Çaresizlikleri istismar eden Hristiyan misyoner örgütleri cirit atar bu coğrafyalarda. Yardım adı altında verilen hiçbir şey karşılıksız değildir. Pek çoğunun, komşularıyla sınır ve toprak kavgaları vardır. Vaktiyle onların sınırlarını çizen emperyal güçler, arkalarında her daim müdahale edebilecekleri sebepler bırakmayı ihmal etmemişlerdir.

Bir zamanların zengin Afrika’sının sistemik sömürülerle nasıl yoksul, sefil bir hâle düşürüldüğünün hikâyesini merak edenler, mesela Walter Rodney’i okuyabilirler. Suçlu sadece, Afrika’yı sömüren Avrupa değil, suçlu aynı zamanda Afrika’nın kendi liderleri… Bunu merak edenler de Nijeryalı Joshua Agbo’nun ‘Afrikalılar Afrika’yı Nasıl Geri Bıraktı’ (How Africans Underdeveloped Africa) adlı eserine bakabilirler. Yıkım hem dışarıdan hem de ne yazık ki içeriden. İhanetin katmerlisi içeride yaşanıyor, içerideki yerli ‘emanetçiler’ eliyle! Bu iç karartıcı tabloyu daha da uzatabiliriz.

Sözün özü şu ki, Zenginler Kulübü ile Ötekiler arasındaki ilişki hiçbir zaman gerçek insani ilişkiler sınıfına ait bir ilişki biçimi olmamıştır. Bu ilişki, Max Haiven’in de işaret ettiği gibi, bir ezme-ezilme ilişkisidir. Temelinde derin sömürü yatan bu ilişki biçimi, kapitalizmi sürekli yeniden üretir ve besler. Zenginlerin kapitalist çarkının sağlıklı işleyebilmesi için, krizlerin ve kaos ortamlarının hiç bitmemesi, belirsizliklerin kesintisiz sürmesi gerekir. Bu sistemde, “bütün toplumsal, ahlaki, etik ve kişisel değerler, paranın değeri karşısında ikincil konumdadır.” (Radikal Hayalgücü ve İktidarın Krizleri, İst., 2018, 11.)

Paranın gücü ve değeri, her türlü insani değeri çiğner geçer!

Böyle bir küresel düzenin imtiyazlı zenginlerin lehine bekası için, başka coğrafyalarda kültürel kimliklerin yerinden sökülerek serseri mayın misali bir oraya bir buraya toslatılması, menfaat çatışmalarının körüklenmesi, müşterek paydaların hızla tüketilmesi, değerlerin buharlaştırılması, terörün her gün bir başka yüz, kılık ve kıyafetle arzı endam ettirilmesi zorunludur. Dünyanın uzak coğrafyalarındaki ötekiler kriz, kaos, işgal, terör ve savaşla uyanırlarken sabaha, dünyanın başka köşelerinde kendilerine suni cennetler kuran bir avuç zengin ise başucunda buram buram kokan kahvesiyle uyanır aynı sabaha. 

İmtiyazlıların her halükârda kazandığı, öteki olanların hep kaybettiği bu yaklaşık 500 yıllık kapitalist dünya düzeninin daha ne kadar süreceği konusunda Immanuel Wallerstein’in önemli bir kehaneti var. Ona göre, liberalizmden beslenen bu düzen 1970’lerden bu yana derin bir yapısal kriz yaşıyor ve yerini orta veya uzun vadede daha iyi sistemlere bırakabilir. Daha farklı, değişik durumlara evrilme ihtimali olan bu kaotik belirsizlik hâli dünyanın belli başlı aktörlerinin dikkatinden de kaçmış değil. Onlar da tedbirliler ve ani, keskin dönüşümlere hazırlıklılar. Dünya gelecekte hangi şekli alırsa alsın, kazanan yine kendileri olmalı. Dolayısıyla, arazide kendilerine kafa tutan muhalif hareketleri etkisizleştirmek ve mümkün mertebe kontrol altında tutmak önem arz ediyor. (Kaos ve Belirsizlik, İst, 2018.) Bu çerçevede, terör örgütleri ile düşmanı zayıflatma, yeni tarz savaşların yani hibrit savaşların önemli bir stratejisidir.       

Satırlarımıza nihayet verirken, tarihte geriye gidelim ve tekrar hatırlayalım. Mekke döneminin toplumu da iki kutupluydu. Mekke’nin siyaseti, dini ve ekonomisi imtiyazlı kutuptan sorulurdu.

Diğer kutbu tasvire gerek yok. Hikâyenin sonu malum; aristokrat kulübün hükümranlığı yıkıldı ve onun yerine insana hakkını teslim eden, değerlerini baş tacı eden, insani olanla ilahî olanı buluşturan bir medeniyet doğdu. Bu yeniden mümkündür, ancak dünyanın azınlık zenginler kulübü dışındaki ezici çoğunluğun dünyanın beşten büyük olduğuna yürekten inanması şart. Krizlere uyanmamak isteniyorsa..

Kaynak:diyanetdergi